Safları belli etmek gerek: Bu bir kandırmaca.
Ama yalnızca karşı taraflar kötü niyetli bu taraflar saftorik diye değil; aynı zamanda kendi kendini kandırmaca. Tek yönlü de değil. Gerçekten Kürt sorununun bu şekilde çözüleceğini sananlar var. “Devlet kandırıyor”, “PKK oyalıyor”, “Ne pazarlıklar dönüyor?”, “Yok işin içinde iş var, Amerika yapıyor bunları”, “Hayır İsrail yapıyor”, “Hayır hayır, İsrail’in oyununu bozuyor”, “O ajan”, “Bu daha eski ajan”, “Bu teslimiyet”, “Hayır entegrasyon”, “Hayır hayır demokratik cumhuriyet”, “Zinhar hayır terörsüz Türkiye” vs diyerek tahliller yapabilirsiniz. Hepsi de belli ölçüde doğrudur. Ama bunların zihinsel aritmetik olması dışında bir kıymeti harbiyesi yok.
Bilinmesi gereken: Kürt sorununu bitirecek olan olası çözümlerin farkedilebilmesi için dahi Türk milliyetçiliğiyle hesaplaşılması gerekmekte. Buna başka bir koordinat sistemine geçmek diyebilirsiniz. Epistemik dönüşüm gibi afilli bir ad verebilirsiniz. İmkan rejimini dönüştürmek bile diyebilirsiniz.
Ama emin olun, bu olmadığı müddetçe, sorun yeniden ve yeniden gündeme gelmeye devam edecektir. Bazen eskiden belli insani özellikler için kullanılan “Hırt” kavramının bir anda Kürtler için kullanılıvermesi gibi örnekler pıtrak pıtrak çoğalacaktır, Adapazarı’nda mevsimlik işçilere saldırılacaktır, yine kışkırtmalar, yine provakasyonlar olacaktır, diğer taraf da boş durmayacaktır tabi. Anayasayı en demokratik hale getirseniz de yetmez. Ceza kanunu değiştirseniz de yetmez. Af çıkarsanız hiç mi hiç yetmez. Çünkü İslamcı milliyetçilerin alternatifi seküler milliyetçiler olduğu sürece gerçek çözümler kimsenin aklına gelmeyecektir, gelenler kimsenin aklına yatmayacaktır, yatanlar hiç bir uygulanma imkanına kavuşamayacaktır.
Bu anlamda bu bir başlangıç değildir. Bir kapanış da değildir. On yıllardır süren her neyse, onun başka başka araçlarla tekrar yüzeye çıkması dışında başka hiç bir şeye yol açmayacak bir oyalanmadır. Dikkat: Oyalama değil! Oyalanma! Yani devletin, Kürtlerin, soruna ilgi duyan herkesin oyalanması. Problemlerin ise unutulmak üzere artık kapısı bile kapanmayan odaya kapatılmaya çalışılması, üstünde yürünemeyecek o halının altına süpürülmesidir. Ama problem yokmuş gibi yapmama değil! Hiç bir şeyi değiştirmemek için bir şeyleri değiştiriyormuş gibi yapmaktır.
Hiç kimse bu oyalanma için yalnızca Türkiye Cumhuriyeti devletini suçlamasın. Bu devleti de aşan, onu da kapsayan bir ruhtur. Türkleri ve Kürtleri -ve muhtemelen tüm Ortadoğu’yu- kapsayan o görünmez “Çözüm üretmeme alanı”nın, o “Oyalanma ışını”nın etkileridir bunlar. Oyalanma, devamlı erteleme, beyaz yakalı kişisel gelişim sözlüğündeki procrastination’dır bu. Bu ülkede hangi sorun irade ve akılla çözüldü ki bu da çözülsün? Ama belki 20 yıl içinde unutulur, belki mucizevi bir çözüm çıkar, belki kimsenin burnu kanamadan, kimsenin keyfi kaçmadan bu iş de bir hali yoluna konur. O sırada herkes de kendi işine bakar. Hayatını yaşar. Gül gibi geçinir gider.
Daha fazla uzatmadan hastalığın adını koyalım: Bu durmadan ekonomik krizler, siyasi krizler, kendi yaşamsal krizlerinin altında boğulmuş esnaf kafasıdır. Bu dertleri görmezden gelince dertlerin olmadığını düşünme stratejisinin bir tık üstüdür. Süleyman Demirel’in veciz ifadesinin, yani “Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz”ının bir adım sonrasıdır. “Meseleleri mesele ediyormuş gibi yapıp, çözmüş gibi davranırsanız, ortada mesele kalmaz” stratejisidir bu.
“Hiç bir şeyi değiştirmemek için bir şeyleri değiştiriyormuş gibi yapmaktır.” dedik. Ama bu, tarafların başka niyetleri de olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir tarafın “Yendik, yenildiklerini onlara da tasdik ettirelim, bir iki hak verelim de oyalansınlar” stratejisi de varken, diğer tarafın da “Bir gedik açtık, mücadele edersek gerisi gelir” inancı vardır. Unutmadan, “Muhalefeti böldük, ne de güzel böldük” fikri bile vardır. Arzular şelale!
Peki, hadi şunu da düşünelim: Bu upgrade edilmiş esnaf kafalılık, kabulün aşamalarından hangisine denk düşmekte? İnkar, Öfke, Pazarlık, Bunalım, Kabul. Bunu ilk söyleyen kişinin Türkiye’de yaşamadığı kesin: Bizde Kabul aşamasına geçmemek için İnkar’la Öfke arasında gidip gelinir, arada da sırf Bunalım’a düşülmesin diye Pazarlık aşamasındaymışlarcasına davranılır. Tabi o pazarlık asla bitmez. Kürt realitisini tanımalar, 1. Açılımlar, 2. Açılımlar, bugünkü hikayeler çıkar çıkar söner. Çünkü oyalanmadır. Çünkü Kabul’e giden yol, Bunalım’dan geçmektedir ve Türkiye ne yapar eder, o Bunalım’a girmez. Bunalım düşünmeyi gerektirir çünkü.
Neyse, bu kadar yeter. Sayfayı okuyanlar bizim afilli “Epistemik Dönüşüm” için ne yapmaya çalıştığımızın farkındadır. Çalışan sınıfı tekrar sınıf haline getirmek. Varlığının farkına varmasını sağlamak. Mücadeleye başlamasını sağlamak. Ancak bu yapılabilirse milliyetçilikle hesaplaşılabilir.
“Yahu bu ne biçim bir çözüm? İşçilerin ezici çoğunluğu zaten milliyetçi. Mücadele etseler ne olacak?” dediğinizi duyar gibiyiz. Buna vereceğimiz yanıtın özeti şöyle: Mücadele değiştirir. Egemen fikirler egemen sınıfın fikirleridir ve egemen sınıflarla bağını kesen sınıf egemen fikirlerle de bağını keser. Elbette ortada bir otomatiklik yok. Yetmez Ama Evet’çiler gibi devleti yöneten elitler yenilirse, demokratikleşme olur, bize de yol otomatik açılır diye düşünmüyoruz. Yüz küsür yıl öncesindeki bazıları gibi “Ekonomik mücadele verelim, gerisi Allah Kerim” de demiyoruz. Ama kendi çapımızda olduğumuz yerlerde milliyetçilikle hesaplaşmaya çalışıyoruz. İbrahim’in ateşine su götüren karınca misali.
“Bazen eskiden belli insani özellikler için kullanılan “Hırt” kavramının bir anda Kürtler için kullanılıvermesi gibi örnekler pıtrak pıtrak çoğalacaktır, Adapazarı’nda mevsimlik işçilere saldırılacaktır, yine kışkırtmalar, yine provakasyonlar olacaktır, diğer taraf da boş durmayacaktır tabi” derken, bir anda, aniden : https://artigercek.com/guncel/zonguldakin-ardindan-duzcede-de-kurt-iscilere-irkci-saldiri-349696h