İran Kazanmalıdır
“İran kazanmalıdır.” Bu konuda hemfikiriz. Hatta Hamaneyin fetvalarına rağmen nükleer silaha ulaşması gerekiyor.
Kuzey Kore, 2006’da ilk nükleer denemesini yaptığında ABD’nin askeri müdahale seçeneği fiilen masadan kalktı. Bugün kimse Pyongyang’ı bombalamayı tartışmıyor. Soğuk Savaş boyunca iki süper gücü karşılıklı imhadan başka hiçbir şey durduramadı. İsrail’in kendisi, Dimona’daki gizli nükleer programıyla bölgesel dokunulmazlığını tam olarak bu silahla satın aldı ve o günden beri hiçbir devlet İsrail topraklarına konvansiyonel savaş açmaya cesaret edemedi. Nükleer silaha sahip olan ülkeye savaş açılmaz. Bu ampirik bir gerçek.
İdeoloji mi Çıkar mı?
“Kimse yalnızca ideolojik prensiplerle, etik kaygılarla savaşmaz.” Doğru, fakat bu yalnızca kaydı ideolojinin ağırlığını belirsiz bırakıyor. İran için temel motivasyon pragmatik hesaplar mı yoksa ideolojik kaygılar mı?
İran’ın küresel sisteme entegre olmaması çıkarına aykırı. Yaptırımlara onlarca yıl katlanması çıkarına aykırı. Net getirisi maliyetinin altında kalan proxy ağlarını finanse etmesi çıkarına aykırı. Şii olmayan Hamas’ı desteklemesi mezhepsel çıkar hesabıyla bile açıklanamıyor. Salt çıkar hesabı yapan bir devlet çoktan anlaşma masasına oturur, uluslararası düzene entegre olur, yaptırımlardan kurtulurdu. İdeoloji her aktör için aynı ağırlıkta değil. Bazı aktörler için çıkar belirleyici, ideoloji süslemedir. Ama İran’da ideoloji ağırlık merkezinde duruyor, çıkar onun etrafında şekilleniyor, tersi değil. Bu farkı görmeden yapılan analiz, İran’ın neden yaptırıma katlandığını, neden savaşı göze aldığını, neden entegre olmadığını açıklamaz. “Herkes temelde çıkarları için savaşır” genel bir çerçeve olarak işe yarayabilir ama İran’a uygulandığında yetersiz kalıyor.
İsrail Bir Koloni Midir?
Bilinen koloni tiplerinin hiçbiri ABD-İsrail ilişkisine uymuyor. Sömürü kolonisinde kaynak akışı koloniden metropole doğrudur; hammadde, emek, artı değer çevreden çekilir. ABD-İsrail ilişkisinde akış ters yöndedir: yıllık 3.8 milyar dolarlık temel güvenlik yardımı ABD’den İsrail’e gidiyor, 7 Ekim sonrası ek paketler cabası. Yerleşimci kolonide metropolden kitlesel nüfus transferi yapılır, yerli nüfus yerinden edilir. İsrail’in kendisi Filistin’de tam olarak bunu yapıyor ama ABD-İsrail ilişkisi bu değil. Manda veya vesayet ilişkisinde metropol koloninin egemenliğini kısıtlar. İsrail’in egemenliği tartışmasız, hatta çoğu zaman ABD’nin istediğinden bağımsız hareket ediyor. Yeni sömürgecilikte formal bağımsızlık var ama ekonomik ve siyasi bağımlılık tek yönlü devam eder. Burada ise bağımlılık tek yönlü değil, karşılıklı.
Peki ilişki nedir? Sıradan bir müttefiklik de değil. Normal ittifaklarda olmayan şeyler var burada: özel finansman, sistematik diplomatik koruma, teknoloji ve istihbarat paylaşımının derinliği ve en önemlisi İsrail’in ABD iç siyasetine tesir edebilme gücü. İsrail’in ABD’deki etkisi yalnızca AIPAC’tan ibaret değil. Pro-İsrail lobi, Evanjelik Hristiyan tabanı, savunma sanayii çıkarları, iki partili elit konsensüs ve Soğuk Savaş mirası birbirini besleyen bir koalisyon oluşturuyor. Yani ortada tek bir lobinin marifeti değil, ABD’nin kendi iç yapısına gömülmüş yapısal bir ortaklık var.
Bu ortaklıkta hiyerarşi var ve ABD hâlâ üstte. Ama bu hiyerarşi tek taraflı bir emir-komuta zinciri değil. ABD’nin İsrail’e verdiği askeri yardımın büyük kısmı ABD silah şirketlerine geri dönüyor; yani yardım aynı zamanda Amerikan savunma sanayiine talep yaratıyor. Bölgesel istikrarsızlaştırma stratejisi, enerji kaynaklarının kontrolü, teknoloji transferi; bunların hepsinde iki taraf karşılıklı besleniyor.
Dolayısıyla İsrail’i koloni olarak tanımlamak bu ilişkiyi tek yönlü ve pasif gösteriyor. İsrail edilgen bir taraf değil, aksine ABD himayesiyle güçlenen ama aynı zamanda ABD’nin iç siyasetinde ve bölgesel stratejisinde etkin de olabilen stratejik bir ortak.
Bloklar Çarpışmıyorsa Ne Oluyor?
Çin çatışmadan kaçınıyor ve Rusya İran’ın yanında açıkça konumlanmış değil. Devrimci yenilgicilik ezberlerini dua gibi tekrarlamak yanlıştır ama bu tespiti yaptıktan sonra yapılması gereken bir tahlil var. Bloklar çarpışmıyorsa, tek taraflı saldıran taraf ne yapıyor?
İki dinamik iç içe geçmiştir. Birincisi hegemonik gerileme: ABD’nin ekonomik hegemonyası aşınıyor. Çin’in yükselişi, doların sorgulanması, üretim kapasitesinin erozyonu. Hegemon güç kaybettikçe rıza üretme yeteneğini kaybeder ve zora başvurur. Gramsci’nin terimleriyle hegemonya rıza ile zorun bileşimidir; bu bileşim krize girdiğinde zor öne çıkar. ABD jandarmalıktan zorbalığa geçmedi; hegemonyası çatırdayan bir güç, rıza üretemediği yerde zoru artırdı.
İkincisi tek kutupluluğun dizginsizliği: SSCB çöktükten sonra ABD’yi denetleyen bir karşı güç kalmadı. Tek kutuplu bir dünyada hegemon kendi koyduğu kuralları ihlal etmeye başlar çünkü bunu engelleyecek mekanizma henüz yok.
Enternasyonalizm: Yetersiz Olan Örgüt mü, Fikir mi?
20\. yüzyılda enternasyonalizm yetersiz kaldıysa, bunun nedenini enternasyonalizm fikrinde değil, o fikrin somutlaştığı örgütsel formda aramak gerekebilir. 20. yüzyılın enternasyonalleri 3. ve 4. Enternasyonallerdi. İkisinin de ortak özelliği Leninist parti modeline dayanmasıdır. 3. Enternasyonal merkeziyetçi, disiplinli komünist partilerin uluslararası merkeziydi ve zamanla Sovyet dış politikasının aracına dönüştü. “Üçüncü Dönem” politikasıyla tüm ulusal seksiyonlara aynı çizgiyi dayattı; bunun bedeli en ağır Almanya’da ödendi. 4. Enternasyonal bu dejenerasyona tepki olarak kuruldu ama örgütsel mantığı aynıydı: küçük Troçkist seksiyonlar, yine merkezî çizgi, yine dar kadro yapıları. Komintern’in hastalığını eleştirdi ama aynı virüsü taşıyordu.
Ama enternasyonallerin tarihi 3. ve 4. ile başlamıyor. Bu tarih aynı zamanda işçi sınıfının kendi kendini nasıl örgütlediğinin tarihidir. 1. Enternasyonal döneminde hareket henüz kristalleşmemişti; sendikalar, yerel kulüpler, propaganda çevreleri, sürgün devrimciler, kooperatifçiler, karşılıklı yardım ağları iç içeydi. Örgüt formu da bunu yansıtıyordu: bireyler, dernekler, sendika çevreleri, yerel seksiyonlardan oluşan gevşek, heterojen, deneysel bir yapı. 2. Enternasyonal’de işçi hareketi kitlesel sosyalist partiler eksenine oturdu, enternasyonal de partilerin enternasyonali oldu. 3. Enternasyonal’de mesele artık temsil ve reform değil iktidarın ele geçirilmesiydi; örgüt formu da buna göre şekillendi: disiplinli parti, merkezî önderlik, doktriner çizgi. 4. Enternasyonal ise bu evrimin iç krizini temsil eder: bürokrasi, parti-devlet ilişkisi, merkezî disiplinin eleştirel düşünceyi boğması.
Hangi Ayaklanmayı Destekleyecegiz?
Eğer bir ayaklanma ihtimali ortaya çıkarsa, elbette ayaklanmayı desteklemek gerekir ama hangi ayaklanmayı? 2009’un Yeşil Hareketi’ni mi? 2017-2018’in ekonomik protestolarını mı? 2019’un benzin zamları isyanlarını mı? 2022’nin Mahsa Amini hareketini mi? Bunların hepsi ayaklanma ama hepsinin sınıfsal bileşimi, talepleri farklıydı ve potansiyeli farklıydı. Devrimci öznenin hangi ayaklanmayı, neden ve nasıl destekleyeceğini tartışmadan “desteklemek gerekir” gibi bir pozisyonda olmak analizden uzaklaşmaktır.
Not: Bu yazının araştırma, argüman geliştirme ve redaksiyon süreçlerinde yapay zekâdan destek alınmıştır.