Çokça alametler belirdi. Şu soru önümüzdeki bir kaç yıl ara ara gündem olacak: Greve çıkan işçiler işyerlerine el koyup işletebilirler mi? Şu videoya bir göz atın: https://www.youtube.com/watch?v=3gZiqLqR4v4 Polyak maden direnişi ve Bağımsız Maden-İş bu soruyu tekrar gündeme getirdi.
Elimizde son yıllara ait tek bir örneğimiz var. Kazova tekstil. Diğerleri fabrika işgali düzeyinde kalmış deneyimler. Grief, Yörsan vs. Bunların analizine girmeyeceğiz. Ama şu andaki haliyle -videoda da farkedeceğiniz gibi- bu iddia, yani “Üreten biziz, yöneten de biz olabiliriz” iddiası, henüz söz düzeyinde. Bunun iki anlamı olabilir. Biri henüz tasarı aşamasında ama üzerinde düşünülüyor. İkincisi ise mücadelede el yükseltmek için söylenmiş olabilir. Videodan da farkedeceğiniz gibi aslında her ikisi birden.
Buna karşı tepkileri incelerseniz sessiz bir Olanaksız! düşüncesinin genel kabul olduğunu görürsünüz. Gelecekte problem olacak olan ise şu: Aslında içlerinden olanaksız diye düşünen sol muhalifler, “Devlet o işletmelere el koysun!” gibi bir argümanı savunabiliyorlar.
Ama bu psikolojiyi ve olası politik etkilerini incelemeden önce soruya cevap bulmaya çalışalım.
En Basit Analiz
Elbette kapitalist ekonomi içinde tekil tekil işçi yönetimi deneyleri çökmeye mahkumdur. Beyaz yakalı ağzıyla Pros & Cons’ları inceleyelim.
Pros:
- Kendi mülkünüz olarak hissettiğiniz bir işletmeyi mi sahiplenirsiniz, yoksa bir başkasının mülkünü mü? Sahiplenmek demek daha uzun saatler çalışmak, daha hızlı çalışmak değildir yalnızca. Üretimdeki problemleri ön görmek, aktif inisiyatif almak, belki yeni teknikler, süreçler düşünmek vs.
- Kendi işletmelerini çalıştırmaya başlayan işçiler neden günümüzün modern startupları gibi olmasın? Aynı verimlilik, aynı özveri düşünülebilir. Evet, startupların mantığı yeni teknolojik alan ve gelecekte zengin olma hayali. Buradaki problemse zaten olan bir işletmeyi daha eşitlikçi olarak işletmek. “Melek yatırımcı” bulamazlar, sektöre giren ilklerden olmadıkları için “markup” geliri elde edemezler. Ama çalışanların en azından daha ilk başta patron şirketinden çok daha motive olacakları kesin. Ayrıca startup’ların batma oranına bile ulaşmayacakları da kesin. Binlerce starup’ın bir iki yılda battığını düşününce, zaten çalışan işletmelerin kısa erimde batma ihimalleri daha az.
- İdeolojik cilayı kenara atarsak zaten patron şirketlerinin de büyümeye başladıkları anda çalışanlarca “yönetilme”ye başladığını görürsünüz. Patron bir süre daha o çok önemli stratejik kararlarını verir. Birilerini atar, birilerini işe alır, birilerini öne çıkarır vs. Ama sonuçta – patronu memnun etmek, daha fazla kar etmesini sağlamak isteyen kapitalist hiyerarşi başa gelir. Asıl işletme, gündelik problemlerin hemen hepsi maaşlı çalışanlarca götürülür. İşin kendisi zaten çalışanlarca yapılır. Patron kendini vazgeçilmez sanan bir korkuluktur. Aynı zamanda bir para yiyicidir. Patronun “işten atılması” bir işletmenin coşmasının en etkili yoludur. Zaten videoda bu geçiyor: Madem her işi biz yapıyoruz, patrona ne gerek var?
Cons:
- Devlet müdahalesi riski vardır. Adamlar önüne gelene terörist diyorlar. Mülklere el koyuyorlar. Polisi jandarmayı dikiyorlar kapıya. Ama bu da mücadelenin bir parçası. Bu olacak diye korunma önlemimizi alırız ama bundan kaçamayız. Bu apayrı bir yazının konusu.
- Yalnızca üret-sat-parasını hammadde ve gidere yatır-yeniden üret çalışmaz. Krediye ihtiyaç var. Piyasanın/bankaların düşmanlığı yüzünden kredi alınamayabilir. O düşmanlık olmasa bile bankaların teminat olarak yalnızca para ya da mülk kabul etmesi durumu var. Hadi o da aşıldı diyelim, bu işi riskli görüp -devlet müdahalesi ihtimali, verimsizlik, batma vs- yüksek faizle kredi verecekler. Her faizin bir de geri ödemesi var kapitalizmde.
- Hadi finansman zorluklarını aştınız. Kim üretecek? İşçiler? Hangi makinalarla? Eldeki makinalarla. Ya bozulursa? Kim tamir edecek? Mühendisler. Yeni çıkan makinaların hangisi iyi hangisi kötü kim karar verecek? Mühendisler. Satış yapılacak diyelim. Kim satacak? Kim fiyatları belirleyecek? Beyaz yakalılar. Vs. Kol emeği ve kafa emeği yanyana gelmeden bir iki ay bile idare etmek zor.
- Diyelim müthiş bir dayanışma var, yalnızca o şirketin beyaz yakalıları değil, şirketler arası ağlar kurduk. Mesela tekstil mühendisleri, elektrik teknisyenleri, makine mühendisleri bu işe el attılar, kendi işleri dışında bir de bu işlerle de uğraşıyorlar. Yani müthiş bir -artık dayanışma ağı değil- alternatif üretim ağı kurduk. Mavi yaka ve beyaz yakalılar el ele işletme bazında değil, neredeyse sınıfın öncüleri düzeyinde dayanışıyorlar diyelim. Rekabet? Yalnızca patronların el koyduklarını (Kapital’in firavun farelerinin yedikleri) dağıtıma ve birikime geri versek rekabetin koşullarını bir nebze hafifletebiliriz. Ama sonuçta iş dönüp dolanacak ve bankacılık sistemiyle, devlet otoritesiyle, ideolojik üstünlükle “sistem”in bütününün nasıl işlediğine toslayacaktır. Unuttuğumuz bir şey kaldı mı?
Peki neden hala işletmelere el koyma söylemlerinde ısrar ediyoruz?
Klasikleşmiş formülasyon: Toplumun üretici güçleri o zamana kadar içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşer. Bu ilişkiler üretici güçlere engel olmaya başlar, mülkiyet ilişkilerinin korunması için önlem üzerine önlem alır egemen sınıflar, ama üretici güçlerin gelişmesi durmaz. Sonuçta bu çelişki devrime yol açar.
Postmodern dünyamızın her yerinde bu hissediliyor. “Hırslı bir insan + sermaye” olarak kurgulanan sistem, önce anonim şirket + sermaye derken, şimdi profesyonel yöneticiler + yönetim kadrosu + sermaye haline geldi. Şirketler çalışanlardan yalnızca bağlılık istemiyor, yalnızca özveri istemiyor, yalnızca çok çalışma istemiyor. Ayrıca yeni fikirler, yaratıcılık, inisiyatif almalarını da istiyor.
Yalnızca high-tech şirketlerinde de değil. Klasik üretim yerlerinde dahi, madenlerde, fabrikalarda çalışanlar da artık 8-10 saat mesai yapsın, parasını alsın, sussun’dan fazla şeyler isteniyor. Elektronik fabrikalarında, kimya fabrikalarında kalitenin göremediğini görmeleri için işçilere eğitimler veriliyor. Sistemi iyileştirenler “ödüllendiriliyor”. Tüm endüstrilerde bir taraftan ultra makineleşme ve robotlaşma için dönüşümler düşünülürken, bir taraftan da çalışanların her an aktif ve fikir üretici olmaları isteniyor. Çünkü endüstriyel karlılık, karmaşık sistemler gerektirir. Yapay zekalarla, robotlarla bir çok iş standartlaştırılacak. Standartlaştırıldıkça da daha karmaşık organizasyon isteyen işler karlılaşacak. Bu en bilinen sermaye ve kar göçmesi mekanizması. Kısacası dünün mülkiyet ilişkileri yarının üretici güçleri ve organizasyonundan enerji çekiyor.
Bu çelişki nasıl aşılacak? Baştan söyleyelim: Bir devrim beklentisi aşırı değil. Ama devrim 1917’nin şartlarında olmayacak. Bu o kadar bariz ki. 21. yy’lın devrimleri, 20., 19. ve 18. yy devrimlerinden farklı olacaktır. Gelişmemiş bir ekonomide uygarlığı sıfırdan inşa etmek gibi olağanüstü zor ama temiz bir iş yerine, gelişmiş bir uygarlıkta, geç kapitalizmde, çürümekte olan bir dünyada yapacağız bu işi. Acaba feodalizm içinde doğan kapitalizmdeki gibi gelecek toplumun nüveleri pıtrak pıtrak ortaya çıkar mı? Kapitalist şirketler yerine geçebilecek endüstriyel teknolojik komünler mi doğar? Yoksa yaşadığımız dönem gibi kapitalist şirketler kendi mülkiyet ilişkilerini aynen tutarak çalışanların inisiyatifini kullanmak için, yani gelecek olandan enerji çalmak ve kendi amaçları için kullanmak amacıyla her türlü madrabazlığı yapmaya devam mı eder?
Sıfırdan başlamak zorundayız. Bunları düşünmek, düşlemek devrimciliğe halel getirmez. Dün çıkmaz sokak olarak görülen yollara tekrar bakmamız gerekiyor. O kendine güvenle yol almamız gerekiyor. Çünkü aslında tüm çözümleri sıfırdan düşünsek da, bir çok şeyi sıfırdan denemeyeceğiz.
Bugün parlamenter yolla sosyalizmin geleceğini söyleyen kaç kişi var? Kaç kişi işyerlerine el koya koya devletle karşı karşıya gelmeden sistem değişecek sanıyor? Kaç kişi sendikaların ülkeyi yönetimini istiyor? Kaç kişi küçük üreticiler sosyalizmini savunabilir? Kaç kişi kendine komünist diyen bir bürokrasi altında daha iyi yaşarız diyor? Kaç kişi genel grevle devrim olur zannediyor? Kaç kişi kentlerin köyler tarafından kuşatılmasından bahsediyor? Kaç kişi gerilla savaşı mantıklı diyor?
Tekrar konumuza dönersek, tamam, tüm ekonomi kararlı bir değişim geçirmediği sürece, belki yüzlerce şirket bu şekilde çalışmaya geçmediği, aynı startuplardaki gibi inanılmaz bir “verimlilikle” pıtrak pıtrak ortaya çıkmadığı sürece, güç kullanma tekeli anlamında devlet, finansal sistemi ekonominin çalışanlarca kontrolüne ikna etmediği sürece, bankalara el koyarak ya da zorlayarak “piyasaları” hizaya getirmediği sürece uzun erimde kazanmak imkansız. Ekonomide ikili iktidar bir geçiş sürecidir. Net soru şudur: Sonunda kontrol kimde olacak? Sermayede mi, çalışanlarda mı?
Arjantin 2001
Ama 2001 krizinde Arjantin’i hatırlayan var mı? 200+ fabrika/atölye işletmeye işçilerin el koyduğu söylenir. 2001 krizinden çok daha büyük krizlere doğru yol aldığımıza göre zaten asıl mesele bu ölçeği de aşacak bir hareket ihtimali.
Tam bu noktada: Bugün kaç kişi işçiler el koymasın, işletmeler devlete geçsin işletmeler der? Diğer arkaik fikirlerden farklı olarak hala bunu diyen var. Yani fiili durumda AKP-MHP yönetsin demiş oluyorlar. Varlık fonundaki arpalıkları biliyoruz. Bu işi biraz daha büyütelim demiş oluyorlar.
Devlet işletmelerinden insan atmak kolay değil. Dolayısıyla bu örtü bize zaman kazandırır. Ama mücadeleyi büyütür mü? İşletmeleri kendileri kontrol etmeye çalışan birleşmiş bir sınıfın kendi öz eyleminden daha mı iyi olur bir arpalıkta çalışmak? Zor ama öğretici bir yol mu, basit ama körleştirici bir yol mu daha mübah?
Bunu düşünenler, özelleştirmeler döneminde liberal fikrin sorduğu basit bir soruya verdikleri cevap kimseyi tatmin etmeyen insanlar bunlar: Verimlilik ne olacak?
Verimlilik
Özelleştirme saldırısı yalnızca bir saldırı olarak okunamaz. Aslında sınıf savaşında hiç bir saldırı yalnızca saldırı olarak okunamaz. İdeolojik olarak karşıyı ikna etmeniz, olmazsa tarafsız konuma getirmeniz gerek. Yoksa yalnızca despotik araçlarla ekonomiyi uzun süre idare edemezsiniz. Özelleştirme furyası sırasında mesela Türkiye’de memurların ta kendilerine “Memur kafalılık” argümanını kabul ettiren ideolojik saldırı nasıl başarılı oldu? KİT’lerde çalışanlar, bazen işten atılacaklarını bildikleri halde özelleştirmelere nasıl ikna edildi? Havuç-sopa bir yol. Ama direnişin anlamsız olduğuna, bunun eninde sonunda gerçekleşeceğine inandırmaktı asıl mesele. Devlet işletmeleri verimsiz dendi. Özel şirketler verimli dendi. Tamamen yalan mıydı? Hiç de değil.
Verimlilik gerçekten büyük problem. Ve bu hiç de yalnızca kapitalistlerin problemi değil. İktidarı almak isteyen herkes, doğrudan verimlilik sorununu ilk elde çözmek sorunda kalacaktır. Verimliliği burjuva hikayesi diye adlandırmak histerik bir karşı çıkış için yeterlidir ama kurucu bir özne için, yani gerçek devrimciler için anlamsızdır.
Neden burjuvazinin işlettiği işletmeler bir zamanlar verimliydi? Bir şirket var ve adamlar çalıştırdığı adamları -proleteryayı- zorlayarak, kanlarını damla damla alarak, sütlerini kuruyana kadar sağarak artı değer elde ediyorlardı.
Sınıf mücadelesinin yükselmesi uzun vadede tek başına ücretlerin artmasına yol açamazdı. En karikatür burjuva kafaların düşüneceği gibi, ücretleri düşük olanlar yüksek kar ederken sınıf mücadelesinde yenilen burjuvalar daha az kar elde ederler ve rekabette yenilirlerdi. Bu mekanizmanın orta erimde çalışmamasının nedeni “özgür” emektir. En “çalışkanlar” en “sessizler” en “süper” proleter olanlar iyi ücretler veren şirketlere gider ve en “sömürgen” şirketler en niteliksizleri toplar ve iyi ücretleri verenler daha verimli hale gelir.
Bunun tersinin geçerli olabilmesi için burjuvazinin kendi rekabetlerini askıya alıp birleşik gibi davranması (sınıf gibi davranması) ve ortak tepkiler vermesi gerekir. Yetmez, emek öyle niteliksiz olmalı ki iyi çalışanla kötü çalışan ayırt edilememeli. Oysa emek tam olarak hiç bir zaman ha o işçi ha bu işçi noktasına gelmedi. Kölelikten, serflikten bir farkı da zaten buydu. Sonuçta bu birbirlerinin kuyusunu kazan gerilimlerin bizi bu noktaya getirmesi için verimlilik artışı da şarttı. Ayrıca sınıf mücadelesinin yükselmesi değişken emek giderlerinin artması demek olduğu için daha verimli çalışma metotlarına ve yeni teknolojiye yatırım için bir itki idi. Ve ayrıca Keynesyen ekonomi de var işin içinde. Ayaklanmadan korkanlar Keynesyen ekonomiye sarılırlar.
Ama sonra paraya para demeyenlerin sonraki nesilleri “asabiyetlerini” kaybettiler. 3.-4. nesil burjuvalar paraları yemeye o kadar kendilerini kaptırdılar ki! Daha önce güç birleşmesi sayılan evliliklerle bir alt katmandan “damatlar” devşirdiler, ki o hırs, o meta fetişizmi tekrar ortaya çıksın. Yetmedi, kendileri paraları yerken şirketleri yönetsinler diye hemen alt sınıflardan hırslı CEO’lar aldılar, onlar bunları kazıklayınca şirketlerin yönetimi için kurallar koydular, yetmedi bir baktılar startup’lar yani yeni teknolojilere giren yeni ortaklaşmacı yapılar bunları aştı. Finans kapital parayı yeni teknolojilere doğru yöneltti. Şimdi CEO’ların ve startupların cirit attığı bir aşamadayız.
Ve aynı zamanda yapay zekaların, robotların gümbür gümbür geldiği bir aşamadayız da. Yukarıda neden artık kapitalist şirketlerin verimsizleştiğini, mülkiyet şeklinin üretici güçleri nasıl engellediğini, bundan kurtulabilmek için gelecekte ortaya çıkacak üretim tekniklerinden nasıl enerji devşirdiklerini anlattık. Özelleştirmeler zamanında -80’lerde, 90’larda- düşünülemeyeni şimdi söyleme zamanı: Asıl sizin kapitalist şirketleriniz verimsiz. Yapay zeka döneminde, basit işlerin robotlaşacağı önümüzdeki dönemde yöneticilere ihtiyacımız yok. Patronlara hiç yok. İnisiyatif alan, yöneten çalışanlara ihtiyacımız var. Verimlilik böyle artar!
Ya çalışan sınıfın eğitimi?
Proleteryanın “parti”sinin devrimden önce kurulması gerektiğini düşünenler var. Haklılar da. O hengame içinde kim nasıl ortak davranacak? Ama aynı insanların asıl tarihsel özne olacak olan proleteryanın ekonomiyi nasıl yöneteceğini öğreneceği böyle bir fırsatı tepmesini istemeleri neyle açıklanabilir? Ancak ezberlenmiş surelerle. Bu ezbere göre tüm işletmeler devletin olacak ve devlet de proleteryanın. Bu fikrin SSCB’den, yani sonlara doğru verimliliği yerlerde olduğu için, parmağını kıpırdatacak hali dahi olmadığı için göçüp giden bürokrasinin egemenliğinden ne farkı olduğunu bilen bize de anlatsın.
Hayır, devlet el koysun yanlış bir taleptir. Özellikle şu anda. Özellikle şu durumda. Doğrusu ister el büyütmek için olsun, ister düşünce aşamasında olsun, ister gerçekten niyetlenilsin, işletmelerde işçi yönetimi istemektir. Çalışan sınıfın mücadeleye katılan kesimlerini sistemi, ekonomiyi, politikayı, kültürü kendilerinin yönetebileceğine ikna etmenin başka bir yolu yok.