Yol
“If you wish to make an apple pie from scratch, you must first invent the universe.”
Carl Sagan – Cosmos
İstediğimiz sorudan başlayabiliriz. Eleştirel düşünce, gerçeğe sadakat ve mücadele azmi olanların nereden başlarlarsa başlasınlar aynı yere geleceklerini düşünüyoruz. Mesela neden işçi sınıfı sorusunu sorabiliriz. Ya da toplumsal muhalefet neden bu durumda diye de sorabiliriz. AfD nasıl kazandı diye sorsak bile aynı noktaya geleceğiz. Mülteciler/Göçmenler ve çalışan sınıfın reaksiyonu sorusunu da sorsak yine aynı. Takıntılı bir şekilde aynı noktaya mı ilerliyoruz? Yoksa gerçekten de problemlerimizin ortak bölenlerinin en büyüğü aynı mı? Buna okuyucu karar versin.
Hadi şu sorudan başlayalım. Neden 2026’da Türkiye’de bir sol partide politika yapmak işe yaramamaktadır? Bir kere anlatıları berbat. Her birisi için ayrı ayrı ayrıntılı eleştiriler getirebiliriz elbette. Ama net bir şekilde şunları söylemek gerek.
Milliyetçilikle karşı karşıya gelmeyen hiç bir yapıyla yol yürünemez. “İşçi sınıfını bölüyor” ezberini aşan herkes, eşitlikçi bir dünya tahayyülünün günümüzün uluslardan oluşmuş düzeniyle uyuşmadığını açıkça görür. İki fikir dün, yüzyıl önce belki uzlaşabilirdi, bugün ise kesinlikle uzlaşamaz, uzlaşmamalıdır. WW2’den sonra milliyetçi olmak barbarlıktır.
İkincisi aslında daha eşitlikçi bir sistem kurguladıkları yoktur. En radikali, radikal demokrasinin ötesine gitmez. İşyerlerinin çalışanlarca kontrolü hiç birisinin ana gündemi değildir. Lafı geçtiği partilerde ise nostaljik bir söylemdir. Enternasyonalizm gibi. Bu tabi ki kapitalist hiyerarşinin daha verimli olduğunu gizlice kabul ettiklerinin en bariz göstergesidir. Düşündükleri demiyoruz, bu konu gündemlerinde dahi yok çünkü; sorunu görmemek için kafalarını çevirdikleri konular bunlar.
Üçüncüsü radikal demokrasileri de radikal değildir. İktidar olmadan dünyayı değiştirme, dünyayı değiştirmeden iktidar olmaya dönüşüverir. Dünün Yeşilleri bugünün Rusya’ya karşı nükleer savaş çığırtkanlarına dönüşür. Dün radikal olarak düşünülen bir süre sonra sıradan hale gelir. Böylece en radikal programın en gaz mottosunu bile bir dünya markasının reklam sloganı olarak duyabilirsiniz.
Devrim bir retorik bir kelimedir onlar için. Neyi yıkacaklarını bile tam ifade edemezler. Kapitalizmi yıkmak ne demektir mesela? Finans sistemini ilga etmek yeterli midir? Finans sisteminin yerine ne koyacaklardır? Mahalle bakkallarını mı kapatacaklardır? Ya parakende dağıtımı nasıl yapmayı düşünmektedirler? Bu kapitalizmi yıkmak mıdır?
Peki neden? “Doğru” söylem ve eylemin yukarıda ileri sürülenlere cevaplar olduğunu düşünürsek, neden “doğru” söylemi tutturamıyorlar? Yanlış bilinç? İdeolojik kafa karışıklığı? İsteksizlik?
Ya da neden doğru söylemi tutturan birileri -mesela bu satırları yazan iddia sahipleri- kitleselleşip bu boşluğu dolduramıyor? Yoksa ortada bir boşluk mu yok? Belki de net, hedefli, ne istediğini bilen, fikirlere acımasızca eleştirel bakan ve gerçeklere sadık devrimci bir siyasete gerek yoktur? Belki devrimciler mesela Ortaçağ’ın karanlığında Avrupa’nın ortasında sıkışmış kalmış anakronik eşitlikçilerdir ve gerçek bir eşitlik fikrinin kitleselleşmesine daha 1000 yıl vardır?
Bu düşünce her devrimcinin aklında tutması gereken bir olasılıktır demek isterdik. Ama hem uluslararası durumun hızlanan çarpıcılığı -bir savaşlar erasına girdiğimiz malum- hem de AI’ından ekonomi haberlerine, global ısınmasından faşistimsitrak gibi rejimlerine kadar herşeyin sarsılması bu olasılığı en azından şimdilik dışlıyor: Dünyanın bir bölümü sarsılmaya başladı ve tüm dünyayı sarsacak günler de yolda. Net olmak gerek.
O halde eleştirimizde ilerleyelim. Radikal demokrasiciliğin, halkçılığın, sol soslu milliyetçiliğin, bin bir türlü fikir şarlatanlığının, affedersiniz eklektik kombinasyonun eleştirisini yapmaya zamanımız yok. Ahlaki sıfatlar vermek istemediğimiz için “yanlış” fikirler bunlar deyip geçelim.
Öncelikle, “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır” raconunu kenara koymak gerek. Yok öyle bir dünya. Dünyanın 1950lerdeki savaş sonrası yeniden yapılanmasında kenarda köşede kalmış kritik noktalarda fırsatları değerlendirenlerin, kendi modellerini ilk kez başka yerlerde uygulamaya kalktıklarında başlarına gelen malumunuzdur.
Devrimciliği bir devrime hazırlanma olarak görenlerin ise mesela Amerikan “Hazırlıkçıları”ndan, nükleer savaş, zombi istilası ya da uzaylı istilasının geleceğini düşünenlerden pratikteki farkı Amerikan hazırlıkçılarının gerçekten hazırlanmakta olmalarıdır. Sığınakları, silahları, 5 yıl yenilebilecek yiyecekleri. Bizim hazırlıkçılar ise kendilerini oyalamaktalar.
E, dünya bir devrimler çağına girmese de bariz bir türbülansa girdiyse, devrimci fikirler önemli hale geldiyse nerede bu fikirlere ihtiyaç duyanlar? Fikirler yalnızca dünyayı açıklamak için rehberler değiller ki, asıl olarak dünyayı değiştirmek için gerekliler. Nerede dünyayı değiştirmek için harekete geçecek özneler? Mavi yakalılar, beyaz yakalılar, hizmet sektörü çalışanları, mühendisler vs. Bu çalışan sınıf bolluğunun içinde nerede o “özne”? Yoklarsa, fikirlere de gerek yok.
E hadi düşüncede ilerleyelim. Nasıl var olurlar ki şu anda yoklar diyebiliyoruz? Geçmişte bu işler otomatik sanıldığı için çözüm basitti: Çelişkiler keskinleşir, acı çeken bilenir, bıçak kemiğe dayanır ve Godot gelir. Şimdi artık biliyoruz: Yok böyle bir otomatizm.
Geçmişte de yoktu. Ama o otomatizm düşüncesinin “kendini gerçekleştiren kehanet” olması işin güzel yanı. Hani ünlü Samarra’da Buluşma öyküsü gibi. O otomatizmin gerçek olduğunu düşünecek kadar safsanız, herkes bunu düşünecek kadar safsa, haklıyız kazanacağız naifliğine kapılmışsanız, yani 19. ve 20.yy’da yaşamışsanız, gerçekten de çelişkiler keskinleşince sol özneler ortaya çıkar. Oysa işin sırrı düşüncedir: Var olmamız gerekiyor düşüncesi. Günümüzde kolektif bir öznenin ilk bilinçli adımı, anlamsız ve işe yaramayan halde olduğu için, çelişkiler keskinleştiği halde o öznelerden eser yok. Yerine AfD neden kazandı şaşkınlığı var. AKP nasıl bu kadar oy alıyor anlamsızlığı var. Trump var. Ve cevap olarak halktan koptuk komedisi var. Bir seçim daha olsa bu sefer olacak iyimserliği var. Herşey çok güzel olacak lafları var. Ay hadi canım inşallah…
Karikatürleştirerek anlatacağız ama şu dört durumu ayırt edelim. Hiç bir direniş emaresi göstermeyen, milliyetçilikle uyuşmuş ekonomik durum altında ezilmiş bir çalışan sınıf düşünelim. Hadi bize biraz daha yakın olsun, uyuşmuş ve acı çeken durumda, geçim derdinden ve sokaktaki terörden kafasını kaldıramayan, zaman zaman küçük küçük direnişler sergileyen bir başka aşamadaki bir sınıfı da düşünelim. Bir adım daha atalım ve kendi hakkını savunmaya hazır, artık korkmayan ve birlikte dayanışan bir başka aşamadaki bir sınıfı düşünelim. Ve son olarak bir de gemi azıya almış, herşeye el koymaya hazır, ateşli bir sınıf düşünelim. Sorumuz basit: Bu dört ayrı durumun ihtiyacı olan devrimcilik aynı olabilir mi?
Somut durumun somut tahlili diye diye bu kadar basit soruları bile sormayanlarla dolu her yer. Bu dördünün, ve buna eklenecek belki iki üç “hal”in ihtiyaçları aynı değildir. Günümüzün analizi bu sebeple önemlidir: Bugünün ihtiyacını bu analiz belirler çünkü.
Biz, 2026 Türkiye’si ilkiyle ikincisi arasında ilkine daha yakın haldeyiz. Bakmayın samimi devrimci kahramanlarımızın var olmasına. Başaranlardan bize yüzlerce gerekmekte. Bir iki Başaran Aksu yetmez. Bir yetmeyen şey de samimi devrimcilerimizin hep kaybedilmiş davaları savunmalarıdır. Tazminat alamayanlar, parası şirketçe gaspedilenler vs. Yetmez ama evet diyemeyeceğiz burada.
Peki bu durumda ne yapmak lazım? Durum neye yakın demiştik? “Hiç bir direniş emaresi göstermeyen, milliyetçilikle uyuşmuş ekonomik durum altında ezilmiş bir çalışan sınıf”a. O halde milliyetçilikle mücadele zaten kafadan olmalı. Ama bir de önerdiğiniz çözüm ne ki çalışanlar sizle birlikte hareket etsinler? Ne öneriyorsunuz? Çalışan sınıf devrimcilerinin bu durumda “Sendika” dediklerini duyar gibiyiz. Bu bir çözüm değil. Bürokrasisiyle, sağcılığıyla, sarısı ve kırmızısıyla.
E peki ne? Ta en başta ne dedik? Önce evreni icat etmemiz gerekiyor. Çalışan sınıfı sınıf olarak yaratmak. İşyerlerinde direniş odakları yaratmak. Bu odakları birbirine bağlamak. Sayfalarımız bu yolun analiziyle dolu. Burada tekrar etmeyeceğiz.
Peki baştaki sorumuzu tekrar soralım: Neden 2026’da Türkiye’de bir sol partide politika yapmak işe yaramamaktadır? Çünkü böyle bir partinin tabanı yoktur. Taban derken, pasifçe üye edilmeyi bekleyen çalışanları kastetmiyoruz. Böyle bir partiyi yaratacak, bu partiyi kullanacak, bu partiyi kendi amaçları için inşa edecek bir taban. Gerçek bir tarihsel özne. Çalışan sınıfın ta kendisi.
O özne var olmadan, kendini sol siyaset yapar gibi hissetmek için sağa sola koşturmak, simgesel gösterilerle gösteri toplumunun parçası olmak, dayanışıyormuş gibi yapmak en azından beyhude bir çabadır. Daha kötüsü asıl yapılması gerekenin başkaları tarafından yapılmasını bekleyip fırsat çıktığında ortaya çıkıp ben yaptım demektir. Kendiliğindencilik tartışmalarındaki komedi bu değil midir? Kendiliğinden hiç bir şey yoktur. Yalnızca kendini merkeze koyan fırsatçıların haberi olmadan işleri yapan başkaları vardır. Biz de yapılması gerekeni yapmaktayız. Fırsatçılık yapmadan. Varsın o kimseler ne yaptığımızı bilmesin. Biz o “kendiliğindeniz” çünkü.
Pek tabi ilerleyen safhalarda, çalışan sınıf organize olmaya başladıkça, tarihsel özne ortaya çıktıkça başka ihtiyaçlar belirecektir. Belki bir partiyle o ihtiyaçlar giderilecektir. Belki daha derin bir başka yapı. Belki de daha da ileride çok daha sert durumlarda çelikten pençeler gerekecektir bize. Onu ön görüp ona göre değişmek, değiştirmek, evrimleşmek gerekmekte.
Ama şimdi kendizi kandırmayın. Yapılacak iş tarihsel özneyi inşa etmektir. Devrimciler: İşyerlerine!